Gedik Filarmoni Orkestrası, İstanbul’un önemli orkestralarından biri. Cem Mansur şefliğinde Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nda sezon boyu izleyiciyle buluşan orkestranın kemik bir izleyici kitlesi var. Çoğunlukla kapalı gişe gerçekleşen konserlerinde orkestranın şefi olan Cem Mansur’un seçtiği eserlerin tamamı da aslında hem henüz klasik müzikle tanışan dinleyiciyi hem de yıllanmış dinleyiciyi aynı anda sarmalayan cinsten. Çağdaş bestecileri de oyuna dahil etmesi ise benim en çok takdir ettiğim yanlarından biri. Malum, İstanbul’da belki de en çok bunun eksikliğini çekiyoruz.
Bu konser için Cem Mansur’un seçtiği eserler beni heyecanlandırdı. Öyle kolay kolay bir araya geleceğini düşünmediğiniz isimlerin eserleri peş peşe seslendirilecekti. Dolayısıyla, güçlükle de olsa balkonlardan bir yerden bir bilet bulabildim. Konserin programında Aaron Copland’in “Quiet City” eseri, Cem Esen’in “Op. 38 Dört El Piyano ve Yaylılar İçin Konçerto”su ve Haydn’ın 102 numaralı senfonisi yer alıyordu.
124 yıl önce bu konserin gerçekleştiği 14 Kasım’da doğan Aaron Copland’in “Quiet City” bestesi, Irvin Shaw’un aynı adı taşıyan tiyatro oyunu için bestelenmiş. Hem Copland’i onurlandırmak hem de dinleyiciyi “bu eserle “Quite City” ile tanıştırmak için bu eserin seçilmesini gerçekten çok heyecan verici buldum. Copland’in Shaw’un sahne eserine eşlik etmesi adına fakat sahnede gerçekleşen hiçbir şeyin de önüne geçmesi üzerine çalışarak bestelediği eser, renkli bir karaktere sahip. Kendini durmaksızın dönüştüren, Shaw’un sahnesinde görülen karmaşaya da dahil olup o karmaşaya ayak uyduran bir yanı var. Bu nedenledir ki, hiç yabancılık çekmeden eserin içine çekiliyorsunuz. Yaylı grubuna özel önem atfedilerek yazıldığını hissettiren bestenin sahnedeki yansıması da gerçekten etkileyiciydi. Cem Mansur şefliğinde Gedik Filarmoni Orkestrası, bu konser için açılış eserinde insanı koltuğuna şöyle iyice yerleştiren bir performans ortaya koydu. İyi ki doğdun Copland.
Hemen ardından ise Türkiye’den çıkan ve benim de çok sevdiğim çağdaş bestecilerimizden birinin eseri geldi: Cem Esen! Cem Esen’in dört el piyano için bestelediği konçerto, çağdaşlarının arasından kolaylıkla sıyrılabilecek bir romantik dokuya sahip. Esen’in bestesinde konçertoların kendine has soru-cevap akışının yanında, dört el piyanonun yarattığı dinamizm ve yaylıların kolayca yerleştirilivermiş gibi durmasına rağmen büyük bir derinlik katan sonsuz yürüyüşleri var. Esen, öyle ya da böyle, atonal müziğin çağında, kendiyle barışık bir romantik tavır ekseninde, dört dönen coşkun bir tavır ortaya koyuyor. Günümüzde müziğin içinde yürümeye devam ettiği (hiçbir şikayetim yok, yanlış anlaşılmamam gerek.) atonal tünellerin arasında kendine pastel tonlarda bezenmiş yeni bir patika yaratıyor Cem Esen. Kendisinin müziğinde sıklıkla başvurduğu bu melodik yanın, somutlaştırması zor bir olgu olduğunu, hatta bir olgudan çok karakteristik özellik gibi göründüğünü vurgulamam gerek. Cem Esen bu sularda çok iyi işler koyuyor. Kendisinin ellerinden çıkan ve dinlediğim her şey beni epey heyecanlandırıyor.
Esen’in op. 38 Dört El Piyano ve Yaylı Çalgılar İçin Konçerto’su, Gedik Filarmoni Orkestrası’nın bu konserde konuğu da olan Duo Noir & Blanc tarafından sipariş edilmiş. Ülkemizin önemli piyanistlerinden Selin Şekeranber ve Yudum Çetiner’den oluşan piyano ikilisinin bu siparişiyle ortaya çıkan eser, ilk olarak İzmir’de Murat Cem Ortan şefliğindeki Karşıyaka Oda Orkestrası ile birlikte seslendirilmiş. Gedik Filarmoni Orkestrası sayesinde ise eseri ilk kez İstanbul’da dinleme fırsatı bulduk, ne mutlu bize! Duo Noir & Blanc’ın performansı akılda kalıcı cinstendi. Bunun yanında, orkestra da dört el piyanoya çok temiz, telaşsız, tam da esere uygun bir tavırla eşlik etti: İzleyiciye ve duo’ya yakın, aşırı düşünceli görünmekten uzak. Ayakları yere basan bir performans.
Gecenin programı, kendi içinde ilginç bir yakınlık taşıyan eserlerle oluşturulmuş, Copland’de duyduğumuz bugüne yakın, şık ve arada kendini gizleyiveren melodik dokunuşların, atmosfer güçlendiren temaların ardından biraz önce bahsettiğim (ve galiba yeterince de övemediğim) Cem Esen eseri, ardından ise yakışıklı, heyecanlı bir senfoni: Haydn, no. 102!
Senfoninin çıktığı en tatlı ellerden biri J. Haydn. Melodiyi melodiye, cümleyi cümleye, paragrafı paragrafa bağlamak sanki dünyanın en kolay işiymiş gibi geliyor insana, onu her dinleyişinizde. Bir güzelliği başka bir güzelliğin yanına iliştiriyor ve o iki güzellik birlikte bambaşka bir güzelliği doğuruyor. Haydn bana her dinleyişimde bir şey anlatmanın tam olarak nasıl yapılması gerektiğini gösteriyor. Cem Mansur şefliğindeki Gedik Filarmoni Orkestrası’nın bu eserde de rengarenk seslerle, kendine haslığını koruyarak sıkı bir performansa imza attığını söylemem gerek.
Salondan çıktığımda hafifçe yağmur atıştırıyordu. O yağmurun altında bir kadeh viski içebilmek için Kadıköy’ün koynuna kıvrılmak üzere yürüdüm. Aklımda dönen melodileri yakalamaya çalışmadan.
Yorum bırakın